Ben yürürüm yana yana, Aşk boyadı beni kana, Ne usluyum ne divane, Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Gâh eserim yeller gibi, Gâh tozarım yollar gibi, Gâh akarım seller gibi, Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Akarsu gibi çağlarım, Dertli çiğerim dağlarım, Şeyhimi anıp ağlarım, Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Ya elim al kaldır beni, Ya vaslına erdir beni, Çok ağlattın güldür beni, Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Ben yürürüm ilden ile, Şeyh sorarım dilden dile, Gurbette hâlim kim bile? Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Mecnun olurum yürürüm, O yâri düşte görürüm, Uyanır melül olurum, Gel gör beni aşk n'eyledi?.. Miskin Yunus biçareyim, Baştan ayağa yareyim, Dost elinden avareyim, Gel gör beni aşk n'eyledi?..

YUNUS EMRE 1238-1321


Türk şiiri denince, benim aklıma ilk önce Yunus Emre, Karacaoğlan ve Pir Sultan Abdal gelir. Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin dağılmaya ve Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde küçük-büyük Türk Beylikleri'nin kurulmaya başladığı 13. yy ortalarından Osmanlı Beyliği'nin filizlenmeye başladığı 14. yy'ın ilk çeyreğinde Orta Anadolu havzasında doğup yaşamış bir Türkmen kocası, şair bir erendir. Yûnus'un yaşadığı yıllar, Anadolu Türklüğünün Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, dahası kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu yıllardır. 13. yy'ın ikinci yarısı, sadece siyasî çekişmelerin değil, çeşitli gayrısünni mezhep ve inançların, batınî ve mutezilî görüşlerin de yoğun bir şekilde yayılmaya başladığı bir zamandır. İşte böyle bir ortamda, Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahî Evrân-ı Velî, Ahmed Fakih gibi ilim ve irfan kutuplarıyla birlikte Yûnus Emre, Allah sevgisini, aşk ve güzel ahlakla ilgili düşüncelerini, her türlü batıl inanca karşı, gerçek İslam tasavvufunu işleyerek Türk-İslam birliğinin oluşmasında önemli vazifeler yapmıştır.
Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus'la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır. Ozanlığının yanısıra dili, düşünceleri, işlediği konularla Anadolu'da gelişen Türk edebiyatının en büyük adlarından sayılan Yûnus Emre, yalnız halk ve tekke şiirini değil, divan şiirini de etkilemiştir. Hece ve aruzla yazdığı şiirlerinde Tanrı sevgisini işleyen Yunus Emre, İslam düşüncesiyle beslenen dizelerinde insanın kendisiyle, nesnelerle, Allah'la ilişkilerini ele aldı, ölüm, doğum, yaşama bağlılık, İlahi adalet, insan sevgisi gibi konuları dile getirdi. Çağına hâkim olan düşünüş biçimini ve kültürü konuşulan dille, yalın akıcı bir söyleyişle dile getiren Yunus Emre, kendinden önce yetişmiş İran ozanlarının, çağdaşlarının yapıtlarında geçen kavramlara yeni bir öz, yeni bir deyiş katmıştır. Risaletü'n - Nushiyye adlı eseri 1307'de yazıldığı sanılmaktadır. Mesnevi tarzında yazılan, "Öğütler kitabı" anlamına gelen Risaletü'n - Nushiyye 573 beyitten oluşmaktadır.
Doğduğu yer konusundaki tartışmalar Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy ile Karaman üzerinde yoğunlaşmaktadır. 1238 yılında doğmuş 1321 yılında vefat etmiştir. Söylencelere ve şiirlerinden çıkarılan bilgilere göre Babalılardan Taptuk Emre'nin dervişidir. Hacı Bektaş-ı Veli ile ilgisi Vilayetname'den kaynaklanmaktadır. Yine şiirlerinden tasavvuf yolunu seçtiği, iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Anadolu kentlerini dolaştığı, Azerbaycan ve Şam'a gittiği, Mevlana'yla görüştüğü, giderek şeyh olduğu da bu bilgiler arasındadır.
Yunus Emre'nin yaşamı hakkında bilinenler, Türk halkının 700 yıldır nesilden nesile aktardığı öykülere dayanıyor:

YUNUS ve HACI BEKTAŞ VELİ

Eskişehir'in bir köyünde çiftçilikle geçinen çok yoksul bir adam varmış. Bir yıl kıtlık olunca bu adamın yoksulluğu iyice artmış. Bir çok keramet ve inayetlerini duyduğu Hacı Bektaş Veli'den yardım istemeyi düşünen yoksul adam, sığırının üstüne bir miktar alıç koyup, dergâha gitmiş. Pirin ayağına yüz sürerek hediyesini vermiş bir miktar buğday istemiş. Hacı Bektaş Veli ona lütufla muamele ederek, birkaç gün dergâhta misafir etmiş. Yoksul adamın geri dönmek için acele ettiğini gören dervişler, Hacı Bektaş Veli'ye onun acelesini anlatmışlar. Hacı Bektaş Veli de yoksul köylüyü huzurana çağırıp sormuş:
- Buğday mı istersin, yoksa erenler himmeti mi istersin?
- Buğday istiyorum efendim.
- Buğday yerine nefes versek olmaz mı?
- Olmaz.
- İstersen bana getirdiğin alıcın her tanesine bir nefes edeyim!..
- Olmaz.
- İsterse her çekirdek sayısına bir nefes edeyim!..
Yoksul adam buğdayda ısrar ediyormuş.
- İstersen her çekirdek başına on nefes edeyim!..
Yoksul adam yine buğdayda ısrar edince, Hacı Bektaş'ın emriyle götürebileceği kadar buğday verilmiş. Sevine sevine bir çuval buğdayı alıp dergâhtan uzaklaşan yoksul köylü, yolda giderken düşünmeye başlamış ve kendi kendine demiş ki:
- Bu insan, büyük insan olmasa bana bir çuval buğday vermezdi. Bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli?
Yaptığı kusurun büyüklüğünü anlayıp pişman olan yoksul köylü, hemen geri dönerek kusurunu itiraf etmiş:
- Pirim, ben çok büyük bir bir kusur işledim. Sizden çok özür diliyorum. Bu buğdayı geri verip, sizden nefes istiyorum.
Bunun üzerine Hacı Bektaş Veli demiş ki:
- Evladım, senin nasibin Taptuk Emre tarafında verilecek. Senin kilidini Taptuk Emre'ye verdik, onun dergâhına git.
Bu cevabı alır almaz, hemen Taptuk Emre dergâhına giden yoksul köylü, kendisini Yunus Emre yapacak manevi eğitimine başlamış.

YUNUS VE TAPTUK EMRE

Taptuk Emre dergâhında her derviş bir iş görürmüş. Kimi toprakta, kimi işlikte çalışırken, kimi duvar örer, kimi de aş pişirirmiş. Dergâha yeni gelen Yunus'a da odun taşıma işini vermişler. Dergâhının ocağına özene bezene kırk yıl odun taşıyan Yunus'un, her getirdiği odun da dümdüzmüş. Öbür dervişler sormuşlar:
- Ey Yunus, senin getirdiğin odunların hepsi dümdüz, bunun sebebi nedir?
Yunus demiş ki:
- Taptuk Emre dergâhına odunu eğrisi bile giremez!..

Taptuk Emre güzel saz çalarmış ve Yunus ona sazı için bağlanmış. Yunus uzun süre tekkeye hizmet etmiş, sonunda bıkmış ve kaçmış. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuşlar. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir ermiş adına Tanrıya dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus'a geldiği akşam o da demiş ki:
- Yarabbi, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse, ben de onun adına yalvarıyorum sana, ne olur utandırma beni!..
Yunus'un duası biter bitmez, iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp sormuşlar:
- Ey Yunus, kimin adına dua ettin?
Yunus bu soruya şu yanıtı vermiş:
- Önce siz söyleyin.
Erenler hep bir ağızdan demişler ki:
- Taptuk'un dervişlerinden Yunus diye biri var, biz onun adına dua ettik.
Yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden dergâha geri dönmüş ve Taptuk Emre'nin karısı Anabacı'ya sığınmış:
- Anabacı, dergâhtan kaçmakla büyük bir kusur işledim. Şimdi pişman olup geri döndüm. Ne olur şeyhime söyleyin; beni affetsin!..
Anabacı demiş ki:
- Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. Gözleri iyi görmediği için bana: "Kim bu eşikte yatan?" diye sorar ben de "Yunus", derim. "Hangi Yunus?" derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. Ama bizim "Yunus mu?" derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. O zaman kapan ayaklarına, "Bağışla suçumu" de.
Yunus, Anabacı'nın dediğini yapıp, kapının eşiğine yatmış, ertesi sabah olan olmuş. Ayağı Yunus'a takılanTaptuk, Anabacı'ya sormuş:
- Kim bu eşikte yatan?
Anabacı cevap vermiş:
- Yunus.
-Bizim Yunus mu?
Bunun üzerine Yunus, Taptuk'un ayaklarına kapanmış ve sevincinden ağlamış.


YUNUS VE MOLLA KASIM

Yunus Emre'nin vefatından yüz yıl sonra yaşayan ve devlet görevinde yetkili biri olan Molla Kasım'a Yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. Molla Kasım bir nehir kenarına gelmiş ve yanında getirdiği Yunus Emre şiirlerini okumaya başlamış. Her okuduğu şiiri dine, şeriata aykırı bularak yakıp suya atan Molla Kasım, kendine yüz yıl önceden hitap eden bir şiiri görünce, çok şaşırmış. Yunus şöyle diyormuş:

Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir,
Seğirdüben sesine varıp yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,
Varıp anın üstüne evler yapasım gelir.

Altında gayya vardır, içi nar ile pürdür,
Varuben ol gölgede biraz yatasım gelir.

Oda gölgedir deyu ta'n eylemen hocalar,
Hatırınız hoş olsun biraz yanasım gelir.

Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam,
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir.

Andan Cennete varam, Cennette huriler görem,
Huri ile gılmanı bir bir koşasım gelir

Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.

Molla Kasım bunu görür görmez, yaktığı ve suya attığı şiirler için çok pişman olmuş, yakmadığı suya atmadığı şiirleri de bir hazine gibi saklamış. Halkımızın rivayetine göre; bu yüzden Yunus Emre şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini denizlerdeki balıklar, kalan binlercesini de insanlar söylermiş.

BU ŞİİRDE GEÇEN SÖZCÜKLERİN ANLAMINI ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ,
ESKİ TÜRKÇE- YENİ TÜRKÇE SÖZLÜK Linkine tıklayınız
ANTOLOJİ

EMEĞE SAYGI

Bu site için harcadığım emeği saygı duymak istiyorsanız, bu sitede verilen bilgileri kendi sitelerinizde kullanırken lütfen http://yunusemresiirleri.blogspot.com.tr/adresini kaynak gösteriniz.







Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı